Hadsiz Ayna

Kavramlar, insan ve sonsuz yansımalar

2+2 = Mutluluk

Cesaretinizi toplayıp aynanın karşısına geçtiğiniz için tebrik ederim! İnsanın anlam arayışındaki en büyük boşluklardan bir tanesi üzerinde durmak istiyorum bu yazıda. Başlıkta gördüğünüz üzere mutluluk kavramını irdeleyeceğiz. Kahveniz tüketilmeye, zihniniz hadsizliği sindirmeye hazırsa başlayalım!

İncelemeye bir soru ile başlamak istiyorum. Nedir efendim bu mutluluk? Kelimenin Türk Dil Kurumu (TDK) sözlüğündeki karşılığı: Mutlu olma durumu, anlık bir duruma bağlı olarak duyulan sevinç veya alınan zevk. Burada iki farklı kavram daha önümüze çıkıyor. Sevinç ve zevk. Sevinç, "istenen veya hoşa giden bir şeyin olmasıyla duyulan coşku; kıvanç." olarak tanımlanmış. Zevk ise "hoşa giden çekici bir şeyin elde edilmesinin veya düşünülmesinin insanda uyandırdığı hoş duygu." Bir şeyi fark ettiğinizi, hatta şu anda söylendiğinizi hissediyorum. Sonu gelmeyecek gibi değil mi? Bir kavramı tanımlamanın kolay olmadığını en basit haliyle anlatmak istedim.

Sevinç ve zevk kavramlarının üzerinde durulmaya değer olduğunu düşünüyorum. Bu sebeple bu iki kavramı biraz daha inceleyelim. Düşünmenizi istiyorum. Biraz zihninizi kurcalayın, sevinçli olduğunuz bir anı ve zevk aldığınız bir durumu düşünün. Ve bu iki anı kıyaslayın. Siz bunu yaparken ben de kendimden örnek vereceğim. 7-8 yaşlarımda ailemle dışarıya, kahvaltıya gittiğimiz bir Pazar gününü hatırlıyorum. Mevsimlerden yaz, hava şahane ve kısa da olsa bir yolculuğun vermiş olduğu heyecan ve sevinç hissini canlandırabiliyorum o çocuğun kafasında. Bu duruma zevk diyemeyeceğimden eminim. Bu kesinlikle sevinç olmalı. Zevk, düşündüğüm zaman hep geçici, anlık, kısa süreli gibi çağrışımlar yapıyor. Bu duruma günlük hayattan çokça örnek verebilirim. Mesela gece gelen o atıştırma isteği ve bunu en büyük pişmanlığa sebebiyet verecek şekilde yapıyorsunuz. Tatlı yiyerek. Ama o anda yaşadığınız hissi bir düşünün. O ilk ısırık, damaklarınızda patlayan o şekerli tat ve beyninizde havai fişek gibi patlayan dopamin atağı… O an dünyadaki en önemli şey o tatlıdır, kilolarca yiyebilecekmiş gibi hissedersiniz. Nasıl ama? İnanılmaz bir haz, değil mi? Ama saman alevi gibi; parlar ve söner. İşte 'zevk' dediğimiz şey tam olarak bu geçiciliktir. Pazar kahvaltısındaki o huzurlu 'sevinç' ile bu anlık 'zevk' nöbeti arasındaki farkı netleştirdiysek, şimdi asıl meseleye, büyük bir paradoksa davet ediyorum.

Yazının başlarına giderek mutluluğun tanımına tekrardan bir göz atmanızı istiyorum. Dikkatinizi çeken bir şey var mı? Anlık bir duruma bağlı olarak duyulan sevinç veya zevk. Mutluluğun anlık durumlara bağlı olması ve insanların bütün hayatını mutlu geçirmek istemesi çok ilginç bir durum değil mi sizce? Bir anı bütün bir ömüre yaymak mümkün mü? Bu amaçla yaşamanın önünde sonunda hayal kırıklığı getireceği şüphesiz. Mutlu bir hayat, mutlu bir ömür dediğimiz şeyin ne olduğunu düşünmek lazım. İnsanın hayatının tek bir andan ibaret olmadığını, yaşadığı anların bütününü temsil ettiğini biliyor olmalıyız. Yani hayatın başında, ortasında bunu tayin etmek imkansız. Hayatın sonunda ise bunu doğal olarak yapamayacağız. Burada bir çelişkinin içerisinde buluyoruz kendimizi. Bu durumda da aklımıza gelen ilk şey hayatımızdaki eksikler oluyor. Ve bu eksikleri tamamlamak için amansız bir düşünce sürecine giriyoruz.

Bu süreç tam olarak kişisel-gelişim endüstrisinin istediği şey oluyor. Eksikleri düşündükçe bataklığa sürükleniyoruz, bataklıktan çıkmaya çalıştıkça kişisel-gelişim ekolüne dönüyoruz. Ancak karşılaştığımız şey yardımcı olmaktan çok gözümüzü boyuyor. "7 günde tanınmaz ol!", "İstediğin her şeyi başarırsın.", "Çok çalışırsan Forbes listesinde ilk 5'tesin." gibi saçma sapan, gerçek dışı sözler görüyoruz. Bunların gerçek olmadığını anlamak için dahi olmanıza gerek yok.

Peki bu 'başarı' reçetelerini uygulayıp zirveye çıkanların hepsi mutlu mu? Madde, ruhun açlığını gerçekten doyurabiliyor mu? Burada sözü, kendi döneminin Forbes listesinde -edebi ve maddi anlamda- en tepede olan isme, Tolstoy'a bırakmak istiyorum.

Tolstoy, 'İtiraf' kitabında sarsıcı bir yüzleşme yaşadığını görürüz. Zenginlik, şöhret, aile… Akla gelebilecek her şeye sahiptir ama bir sabah uyanıp şunu sorar kendine: 'Peki ya sonra?' Maddeye dayalı bir hayatın, üzerine bastığımız toprağın kayıp gitmesini engelleyemediğini fark eder. İtiraf'taki o meşhur benzetmesini hatırlayın: Bir adam kudurmuş bir ayıdan kaçarken kuyuya düşer. Kuyu dibinde ejderhalar bekler, daldan tutunur. Ama dalda bir damla bal görür ve onu yalamaya başlar. İşte biz de hayatın zorlukları ve ölüm bizi beklerken, sadece geçici zevklerle kendimizi avuturuz.

Tolstoy şunu ekliyor: 'Artık o bal bana tatlı gelmiyor.' İşte madde ile mutluluk arasındaki o kopuk kablo burası. Karnınız doyabilir, cüzdanınız dolabilir ama o 'bal' artık ruhunuza tat vermiyorsa, 2+2'nin kaç ettiğinin ne önemi var?

Peki bunlar ne anlama geliyor? Ne anlatmak istiyorum? Anlatmak istediğim şey bu işin bir formülü yok. Bu gibi çelişkileri, paradoksları karmaşık halden tek bir eşitliğe dökmenin bir yolu yok. Başlıkta da kullanmış olduğum alıntı, Dostoyevski'nin "Yeraltından Notlar" eserindeki Yeraltı adamı bu konuya net şekilde paralel. "2 + 2 = 4 ama insan bu kadar basit değil."

Başlarken sizi cesaretinizden dolayı tebrik etmiştim, hatırladınız mı? O hadsiz aynanın karşısına geçmek kolay değildir. İşte o ayna size şunu gösteriyor: Üzerinizdeki marka kıyafetleri, kariyer basamaklarını ve o yapay 'zevkleri' çıkardığımızda geriye ne kalıyor? Eğer geriye içi boş bir beden kalıyorsa orada bir hata olduğunu bilin. Çünkü maddenin iştahı asla dolmaz.

2+2 her zaman 4 etmeyebilir, bazen huzur eder, bazen tecrübe. Bu blogda yanlış hesapların ve doğru soruların peşine düşmeye devam edeceğiz.

Bir sonraki yansımada görüşmek üzere.

← Ana Sayfaya Dön